|
NEFHATÜ’L-EZHÂR’DA DEYİMLER (Bu makale Türk Kültürü Dergisi'nde yayımlanmıştır)
Muhammet KUZUBAŞ
Deyimler, genellikle en az iki sözcükten oluşan ve anlam değişikliğine uğrayarak kalıplaşan kelime gruplarıdır. Genellikle birden çok sözcükten kurulan deyimler, bazen de tek bir sözcüğün yan anlamında kullanılmasıyla oluşabilmektedir. Deyimlerin oluşması için uzun bir sürece ihtiyaç vardır. Her deyimin muhakkak ki bir ortaya koyucusu (üreticisi) vardır. Ortaya konan (üretilen) deyimler zamanla toplum tarafından benimsenmesi dile yerleşmesiyle oluşur. Deyimler, bir toplumun dünya görüşünü, yaşam biçimini, gelenek, görenek ve inançlarını, kısacası maddi-manevi kültürünü yansıtan sözlerdir.[1] Bu nedenle de deyimler, yine toplumun birer aynası konumunda olan yazar ve şairlerin eserlerinde de sık sık yer bulur. Türk edebiyatının 13. ile 19. yüzyıl arasındaki bölümünde önemli bir yere sahip olan Divan edebiyatında da, bazı şairlerimizin deyimlere ayrı bir önem verdikleri görülür. Divan edebiyatının özellikle kuruluş ve gelişme yıllarına tesadüf eden 13. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında yaşamış şairlerin büyük bir kısmı, dil özellikleri yönünden İran ve Arap edebiyatlarının etkisi altında kalmışlardır. Edebiyatımızda görülen Arap ve Fars dillerinin etkisinin yoğun oluşuna zaman zaman tepkiler görülmüş; mümkün olduğu kadar Türkçe sözcükleri kullanarak dilde bir sadeleşme ve yerlileşme hareketi ortaya konmaya çalışılmıştır. Türkçe’ye özgü dil özelliklerini kullanmaya gayret etmişlerdir. 14. ve 15. yüzyıllarda itibaren Tatavlalı Mahremî, Aydınlı Visalî ve Edirneli Nazmi ile başlayan yerlilik ve sadeleşme hareketleri, o yüzyıllarda yetişen ve daha çok Arapça ve Farsça’nın dil özelliklerini yoğun olarak kullanan güçlü şairlerin gölgesinde kalsa da, ilerleyen zamanlarda önemli bir destek görmüştür. Konu bakımından zaman zaman yerli ve milli konuların işlendiği 17. yüzyılda, Türkçe’ye özgü dil özelliklerinin de şiirde ağırlığını göstermeye başladığı görülmektedir. Halk arasında kullanılan kimi sözcüklerin yanında, deyim ve atasözlerinin de şiirde geniş ölçüde yer bulmasıyla, Divan edebiyatında yerli ve milli bir hava da sezilmeye başlanır. Sözgelimi, bu yüzyılda orijinal eserler veren Bosnalı Alaaddin Sabit, yazdığı Türkçe Divan’ında ve küçük mesnevilerde atasözü ve deyimleri kullanmaya özen göstermiş; böylece de dilde yerlileşme ve sadeleşme hareketlerine önemli bir destek vermiştir.[2] Yine bu yüzyılın başında eserler kaleme alan Nev’izâde Atâî de, bu konuda üzerinde durulması gereken bir kişidir. Nev’izâde Atâî’nin Divan’ından başka kaleme aldığı beş mesnevi, onu hamse sahibi bir şair yapmıştır. Atâî’nin hamsesini oluşturan mesneviler şunlardır: 1- Âlemnümâ (Sâkînâme) 2- Sohbetü’l-Ebkâr 3- Nefhatü’l-Ezhâr 4- Heft-han 5- Hilyetü’l-Efkâr. Nev’izâde Atâî, 17. yüzyılın ilk çeyreğinde kaleme aldığı mesnevilerde, genellikle Doğu edebiyatlarına ait konuları işlese de, hemen hepsinde dilin önemli bir malzemesi olan atasözlerine ve deyimlere büyük önem vermiştir. Çalışmamızın konusunu oluşturan Nefhatü’l-Ezhâr adlı mesnevisinde ise hem konu bakımından büyük oranda yerli ve milli konulara yer vermiş; hem de sık sık atasözlerini ve deyimleri kullanmaya çalışmıştır. Yirmi hikayeden oluşan bu mesnevide yer alan hikayelerin önemli bir kısmında mekan, dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde bir yer; olayların kişileri de halktır. Genel olarak ağır ve külfetli bir dille yazılan bu mesnevide şair, bu ağır ve külfetli dilin arasına o dönemde halk arasında kullanılan ve halkın dünya görüşünü, yaşam biçimini, gelenek, görenek ve inançlarını yansıtan deyimleri yerleştirmeyi de ihmal etmemiştir. Nefhatü’l-Ezhâr’da tespit ettiğimiz deyimlerin kullanılış biçimleri de oldukça dikkat çekicidir. Eserde yer alan deyimlerin bir çoğu, Türkçe, Arapça ve Farsça gibi üç farklı dilden alınan kelimelerle oluşturulmuştur. Şair, genellikle Arapça veya Farsça kelimelerin yanına Türkçe kelimeler eklemiştir: İbret almak: Dinle bu efsâneyi ibret al ( ibret: Arapça; al-: Türkçe) Bunun dışında şair bütünüyle Türkçe kelimelerden oluşan deyimler de kullanmıştır: Diş bilemek: Diş bileyüb her büe şetr-gîr idi (diş: Türkçe; bile-: Türkçe) Düzen kurmak: Her biri kurmakla ana bir düzen (düzen: Türkçe kur-: Türkçe) Atâî’nin kullandığı deyimlerin böyle bir özellik arz etmesi, şairin yerlilik ve millilik anlayışını benimsediğini, ancak bu anlayışı tam olarak uygulayamadığını göstermektedir. Her ne olursa olsun, o dönemin Türkçe’si üzerindeki yoğun Farsça ve Arapça baskısına rağmen, dilin önemli bir malzemesi olan deyimleri şiirlerinde kullanmaya çalışması, onun Türkçe’ye verdiği önemi göstermesi bakımından önemlidir. Çalışmamızda, Nefhatü’l-Ezhâr’da yer alan deyimleri ortaya koymaya çalıştık.[3] Tespit ettiğimiz deyimlerin bugünkü anlamlarının yanında[4], o dönemde kullanılış biçimi hakkında fikir vermesi açısından deyimin geçtiği mısraı da eklemeyi uygun gördük.
DEYİMLER:
Adam geçinmek: İnsanlık değerlerine sahip olmadığı halde sahipmiş gibi davranmak (M.K.). Kimisi âdem geçinir mâl ileAdam gibi konuşmak: İnsana yaraşır biçimde konuşmak. Söylemez âdem gibi ol bî-edeb Adam yerine koymak: Ona hak etmediği değeri vermek. Biz koduk âdem yerine anı heb Ağzı sulanmak: Bir şeyi yeme veya elde etme isteği duymak. Ağzı sulanurdı kes-i zen gibi Ağzından almak: Konuşan bir kişinin sözünü kesmek (M.K.). Ne dise ağzından alurdı heman Ağzından zehir akmak: Mâr-veş ağzından anun zehr akar Ağzının suyu akmak: Çok beğenip imrenmek. Ağzı suyun akıda divâne-vâr Akıl var mantık var: Doğrusunun böyle olması gerekir, her şey meydanda. Cümlemizün aklı var idrâki var Aklı başından gitmek/Aklı fitil gibi dağıtmak: Korku veya sevinçten ne yapacağını bilememek. Aklı fitîle gibi dağıtdılar Aklını başına toplamak: Delice, çılgınca davranışları bir yana bırakıp akıllı uslu olmaya çalışmak. Aklını cem’ eyle dilâ sen de gel Âlem yapmak: Zevk ve eğlence toplantısı yapmak. Semt-i Hisâra gelüb it âlemi Alnı açık yüzü ak: Utanılacak, gizli bir durumu yok; tertemiz, dürüst bir insan. Gül gibiyim alnı açık yüzü ak Ayak bağı olmak: İş yapmaya engel olmak. Ana ayak bağı diyu iltifat Ayıbını örtmek: Kusurlarını ve hatalarını gizlemek(M.K.). Aybını setr etmek içün daimâ Ayıbı kıl kadar görünmemek: Kusurunu ve hatasını önemsememek; kusursuz ve hatasızmış gibi davranmak (M.K.). Aybı görünmezdi ana kıl kadar Bağrına basmak: Sevgi gösterip onu koruyuculuğuna almak. Hâtemi bağrına basub cân gibi Başını alıp gitmek: Kimseye danışmadan ve nereye gideceğini kimseye bildirmeden çevresindekilerle ilgisini kesip bulunduğu yerden uzaklaşmak. Başın alub gitdi misâl-i güneş Beladan kurtulmak: Karşılaşılan bir sıkıntıdan kurtulmak (M.K.). Buldı o tufan-ı belâdan necât Binde birini yapmamak: Bir işi hiç yapmamak (M.K.) Binde birin itmedüm amma fakîr Bir nefesle hayat (can) vermek: Bir takım duaları okuyup üfleyerek sağlığına kavuşturmak (M.K.). Bir nefes ile anı ihyâ ider Bir yastığa baş koymak: Evli olmak, evli bir hayat sürdürmek. Koymadı bir yasdığa hem-serle baş Birbirine girmek: 1. Kavga etmek. (Aşağıdaki beyitteki karışmak anlamıyla kullanılmıştır M.K.). Birbirine girdi çû şâm ü seher Birbirini yemek: Anlaşamamak, Sürekli kavga etmek. Biribirin yerdi gazabdan heman Can atmak: Bir şeyi elde etmeyi, bir şeye ulaşmayı çok istemek. Katline cân virdüğün âdem benüm Cana/canına kıymak: Kendini öldürmek, intihar etmek. Câna kıya vuslat-ı cânân içün Canı ağzına gelmek: Çok tehlikeli bir durum karşısında ölecekmiş gibi korku geçirmek. Hasret ile geldi dehânına cân Canı çıksın: “Ölsün” anlamında kullanılır (M.K.). Cânları çıksun o nâdânlarun Canı rahat etmemek: Huzurlu olamamak (M.K.). Neyleyeyin itmedi cânum huzûr Canına güç gelmek: (Aşağıdaki mısrada) Söylenen sözden ölen bir kişinin ruhunun incinmemesi (M.K.). Cânına güç gelmeye pek pîr idi Cezasını bulmak: Yaptığı hatalarının karşılığı olan zararlarını çekmek (M.K.). Ekseri dünyâda cezâsın bulur Çehresi eşek türbesine benzemek: Yüzünün çok kötü bir görüntü arz etmesi; utanması, arlanması olmayan, yüzsüz. Döndi eşek türbesine çehresi Çenesi bağlı ölüye dönmek: Yüzünün çenesi bağlanmış ölüye benzemesi (M.K.). Bir çenesi bağlu ölüye döner Defterini dürmek: 1. Onu öldürmek, ortadan kaldırmak 2. Birini perişan edecek bir iş yapmak. Dürdi velî defter-i ömrin zamân Derdi kendine yetmek: Kendi sıkıntısı çok olan kişinin başkasının sıkıntısıyla uğraşamaması (M.K). Kendüsüne derdi yeterken yine Derdine derman aramak: Sıkıntısını ortadan kaldıracak çare aramak (M.K). Şehri gezer derdine dermân arar Derdine deva etmek: Sıkıntısını ortadan kaldıracak çare bulmak (M.K.). Derdümüze çünki idersiz devâ Derdini depreştirmek: Derdini, acısını anımsatıp yeniden üzülmesine neden olmak. Derdüni depreşdürüb itmiş azâb Devlete mazhar olmak: Herkesin ulaşamadığı bir mutluluğa ulaşmak (M.K.). Eyledi bu devlete mazhar beni Dinini dünyasını mamur etmek: Yaptığı işlerle imanını ve dünya mutluluğunu güçlendirmek (M.K.). Dinini dünyasını ma’mûr ider Dinini dünyasını tahrip etmek: Davranışlarıyla imanına ve dünya mutluluğuna zarar vermek (M.K.). Dinini dünyasını tahrîb ider Dinini havaya vermek: Yaptığı işlerle imanına zarar vermek (M.K.). Dinini dünyada hevâya virür Diş bilemek: Kötülük yapmak için fırsat kollamak. Diş bileyüb her büte şer-gîr idi Divanesi olmak: Bir şeyi çıldırasıya sevmek. Mâh-ı izârun ola dîvânesi Dünyayı birbirine katmak: İnsanlar arasında fitne çıkararak ortalığı karıştırmak; İnsanların ve dünyanın düzenini, huzurunu bozmak (M.K.). Birbirine katmada dünyayı heb Düşte görüp hayra yormamak: (Metinde) Her zaman kötülüğü anımsatmak (M.K.). Düşde gören hayr ile yormaz gider Düzen kurmak: Hileye başvurmak, dolap çevirmek. Her biri kurmakla ana bir düzen Edebi terk etmek: Terbiyesizce davranışlarda bulunmaya başlamak (M.K.). Terk-i edeb itdi gurûr eyledi Elin ayıbına bakmamak: Başkasının kusur ve hatalarını araştırmamak (M.K.). Bakmıyalum ayn-veş il aybına Elinden iş gelmek: İş yapabilmek. Didiğün iş çünki elünden gele Elini çekmek: Bir şeyden vazgeçmek, artık onu yapmamak. Çekme elün rind-i harâbâtdan Elini verip kolunu kurtaramamak: Bir kişinin, küçük bir yardımda bulunmak isteyeni, kendi çıkarı için büyük fedakarlıklara zorlayıp ağır zararlara uğratması. El alanun ayagın almak diler Etine dolgun: Şişman sayılmayan, tombul; balık etli. Yani etine tolı bâlâ-bülend Fena bulmak: Yok olmak (M.K.). Bulmuş iken hâk-i vücûdı fenâ Fırsat gözetmek (kollamak): Yaomka istediği şey için uygun zaman ve elverişli durum beklemek. Müftiye fırsat gözedürdi hemân Fırsatı fevt etmemek: Fırsatı kaçırmamak. Biz dahi fevt itmeyelüm fırsatı Fitne kopmak: İnsanların birbirine düşmesi. Fitne kopar milket-i eşbâhdan Gökte ararken yerde bulmak: Çok büyük zorluklarla elde edeceğini sandığı bir şeyi kolaylıkla elde etmek. Yerde bulur gökde ararken mehi Görmezden gelmek: Görmemiş gibi davranmak. Görmeze ururdı iderdi cefâ Gözü gibi bakmak: Bir zarar gelmesin diye özenle ilgilenmek. İki gözüm gibi tutardım anı Gözü gönlü açılmak: Neşelenmek, içine ferahlık dolmak. Gönli gözi açılub eyler güzâr Gözü uyku görmemek: Uyuyamamak. Uyhu mı görür idi aceb gözleri Gün gibi aşikâr: Herkesin anlayabileceği gibi ortada açık seçik olmak. Gün gibi ma’nası ola rûşenâ Gürültüsü göğe çıkmak: Çok fazla gürültü yapmak (M.K.). Çarha çıkub gulgule-i âhirîn Haddini aşmak: Kimse tecâvüz idemez haddini Haddini bildirmek: Birisine küstahlık ettiği için sert bir karşılık vermek. Bildüririn haddüni bir gün sana Haddini bilmek: Gücünü, yetkisini, yeteneğini bilerek davranmak; her işe karışmamak; küstahlık etmemek. Haddini bildi götürüb ins ü cân Haftasına varmadan: Aradan bir hafta geçmeden. Haftasına varmadın oldı dûçâr Hal-i dil ile: Gönül diliyle. Hâl-i dil ile ana itdüm suâl Hali harap olmak: Durumu kötü ve perişan olmak. Fikr-i hat u hâl ile hâlüm harâb Haline dayanamamak: Durumuna acıyarak gerekeni yapmak. Döymedi sûz-ı dil-i nâlânuma Halini anlatmaya mecali olmamak: Çok yorgun ve bitkin bir halde bulunmak Kalmadı hiç hâlümi şerha mecâl Halini arz etmek: Sıkıntısını, arzusunu anlatmak. Hazret-i müftiye ide arz-ı hâl Haneye teklif etmek: Evine çağırmak (M.K.). Hâneye teklîf idüb i’zâz-ı tâm Har ü hakir etmek: Rezil etmek (M.K.). Bağladılar hâr ü hakîr itdiler Harama el uzatmamak: Kendisine haram olan bir şeyi yapmak. Sunmadı hiç hân-ı harâma eli Hatırına gelmek: Anımsamak, hatırlamak. Hâtıruma geldi o lahza benüm Hayır dua ile anmak: Orada olmayan birisini güzel söz ve dualarla anmak (M.K.). Hayr duâdan beni yâd ideler Hayrını görmek: Güle güle kullanmak; iyi günlerde kullanmak; kendisi için iyilikler getirmek. Hayrını gör var yüri bu himmetün Her sakallıyı dede sanmak: Görünüşe bakarak karşıdaki kişiye aldanmak. Her köri müfti mi sanursun harîf Hoş geçinmek: İyi ve güzel geçinmek (M.K.). Hûş geçinür oldı riyâzet ile Hüküm de ferman da senin: İstediğini yapabilirsin (M.K.). Hükm senün emr senündür hemân Istırap vermek: Acı çektirmek (M.K.). Virdi o yârâna gelüb ıztırâb İbret almak: Bir şeyden gereken dersi çıkarmak. Dinle bu efsâneyi ibret al İbretle bakmak: Bir şeye gereken dersi çıkararak bakmak. Her tarafa ibret ile nâzır ol İçine dert olmak: Yapmak istediği bir şeyi yapmaktan dolayı üzüntü duymak Firkati olur içime gizli renc İki cihanda yüzü kara olmak: İki dünyada da rezil olmak. İki cihânda ola yüzi kara İki gönül bir olmak: İki insanın birbirini çok sevmesi (M.K.). Âkıbeti bir olur iki gönül İntikam almak: Yapılan kötülüğün acısını çıkarmak. Şaykaları çeker alur intikâm İtibar bulmak: (Metinde) Değer kazanmak, itibar sahibi olmak (M.K.). Hâl-i hayâtında bulur i’tibâr Kahkahadan dünyayı yıkmak: Çok gülmek (M.K.). Sarsar idi kahkahadan âlemi Kalbi kalbine sığmamak: Çok heyecanlanmak ve sevinmek (M.K.). Kalbüme sığmadı kalbüm o dem Kan koyusu: Kan renginde, çok kırmızı. Kan koyusıdır sakın andan meded Kanını içmeğe kast etmek: Öldürmeğe çalışmak (M.K.). İçmeğe kasd itdi anun kanını Kanlı göz yaşı dökmek: Gözleri kanlanıncaya kadar ağlamak, çok göz yaşı dökmek (M.K.). Dökdi gözinden yere hûn-ı ciger Karda yürüyüp(gezip) izini belli etmemek: Yaptığı uygunsuz işi, kimsenin sezmeyeceği bir ustalıkla yapmak. Karda yürü itme izün âşikâr Kaşı gözü oynamak: Hileci ve üçkağıtçı insanların bu özelliklerini belirtmek için kullanılır. Oynamada mekr ile gözi kaşı Katline ferman: Birisini öldürme emrinin verilmesi (M.K.). Hâtemi katl itmeğe fermân idüb Kazdığı kuyuya düşmek: Birisi için gizlice hazırladığı tehlike kendisinin ayağına dolaşmak. Kazdığı kuyuya düşer haşm-nâk Kem gözle bakmak: Kötü niyetle bakmak; nazar değdiren bir bakışla bakmak. Eyleme hem-sâyelere keç nazar Keramet satmak: Kendisinde olan sıra dışı özellikleri övünerek anlatmak (M.K.). Kim ki kerâmet sata dellâldir Kıssadan hisse almak: Anlatılan olaydan ders almak. Kıssadan al ârif isen hisseyi Kıymetini bilmek: Bir kişiye hak ettiği değeri vermek. Bilmedünüz kıymetini erlerün Kör soba: Güçlükle yanan veya iyi yanmayan soba. Günümüzde bu deyim halk arasında “sağır soba” biçiminde kullanılmaktadır (M.K.). Kör sobaya dönmüş idi ocağı Kulak kabartmak: Belli etmemeye çalışarak dinlemek. Gûş kabardub o har-ı dil-pesend Kulluğa bel bağlamak: Bir kişinin emrinde ve hizmetinde bulunmak (M.K.). Kulluğa bel bağladuğumdan nişân Kuvvet bulmak: Güçlenmek (M.K.). Hâke girince dahi kuvvet bulur Mat etmek: Karşısındakini yanıt veremez duruma getirmek. Düşmeni mansûbe ile mât ider Mersiyesini okumak: Ölen kişinin arkasından ağıt yakmak (M.K.). Mersiyesin okumadum anlarun Meseleye vakıf olmak: Konunun ne olduğunu bilip anlamak (M.K.). Vâkıf olub mes’eleye ehl-i bezm Mest etmek: Kendinden geçirmek (M.K.). Bülbüli mest eledüm ol zevk ile Mışıl mışıl uyumak: Derin uykuda olmak (M.K.). Gördi ki her birisi mış mış uyur Namusunu yere çalmak: Onurunu, namusunu ve saygınlığını kaybetmek (M.K.). Şîşe-i ârını çalar yerlere Nefse uymak: İsteklerini, tutkularını denetim altına alamamak. Nefse uyan oldı cehûl ü zalûm Nefsine yenilmek: İsteklerini, tutkularını denetim altına alamamak. Nefsine mağlup har-ı zen-perest Nükteleri küflü kokmak: İnsanları rahatsız edici sözler söylemek (M.K.). Küfli kokar nüktelerini hemân Önüne kimse duramamak: Yapacağı işi kimsenin engelleyememesi (M.K.). Önüne kim turabilirdi meger Önünü almak (kesmek): Yolunu kesmek. Önin alurdı geliyorken zenân Ötesini bilmemek: Söylediğinden başka bildiğinin olmaması (M.K.). Ötesini bilmezin a’lâ idi Pervane gibi kendini parçalamak: İstediği bir şeyin olmaması karşısında duymuş olduğu üzüntüden üstünü başını parçalamak, yırtınmak. Rahat yüzü görmek: Hiç rahat edememek. Göre mi râhat yüzün erken yiğit Sabırdan başka çaresi olmamak: Sıkıntısının ve derdinin çaresi olmaması (M.K..). Sabrdan özge yoğ idi çâresi Sermayeyi tüketmek: Parasını bitirmek. Hayf ki sermâyeyi itdün harâb Seyrine (görünüşe) aldanmak: Bir şeyin mahiyetini bilmeden sadece dışarıdan göründüğü şekle göre yorum yapmak ve davranmak (M.K.). Seyrine aldandı bu lu’betgâhın Sözü bela olmak: İnsanın başına sıkıntı getirecek sözler söylemek (M.K.). Vaiz-i şehrün de sözi bir belâ Sözü ilaç olmak: İnsanın sıkıntılarını çözecek sözler söylemek (M.K.). Oldı her eşkâle keâmı ilâc Sözüne gelmek: Sonunda onun söylediklerini kabul etmek. Sözüne gelmezsen eğer işte ben Şeref vermek: Bir yere özel bir lütuf olarak gelmek, gitmek. Kabre ki sundukası virmiş şeref Şeytanı dost (arkadaş) edinmek: Uygunsuz işler yapma isteğine kapılmak, kötü işler yapmak. Fi’lüne şeytânı refîk eyledün Şişede peri: Peri gibi şişenin içinde bulunmak. Şîşede perî idi gûyâ hemân Tatlı dil dökmek: Gönül alıcı ve güzel konuşmak. Gördüm anı dökdi bana tatlı dil Tatlı dille doyurmak: Gönül alıcı ve güzel konuşarak karşıdakini hoşnut etmek. Tatlı diliyle toyurur her zamân Tuz ekmek hakkı/ hakkını helal etmek: Sofrasında yemek yediği ve iyiliklerini gördüğü kimsenin kendisi üzerinde bulunduğu kabul edilen hakkını helal etmek. Nân u nemek hakkını itsün helâl Tuzağa düşmek: Kendisini kötü bir duruma düşürmek için hazırlanan düzenin kurbanı olmak. Bendine düşmüş idi anun niçe merd Uçmağa kanat açmak: Uçacak gibi olmak; uçma durumuna gelmek (M.K.) Her birisi uçmağa açdı kanat Üf desen uçacak: Çok zayıf, halsiz ve bitkin bir görüntü içerisinde olan insanlar için kullanılır (M.K.). Tâkati yok üf disen uçar hemân Vaslına ermek: Bir şeye/kişiye kavuşmak (M.K.). İrmese vaslına o sîmîn-tenün Yedisini kırkını yapmak: Ölen birisinin ardından ölümü takip eden yedinci ve kırkıncı gecelerde mevlid okutmak (M.K.). Heb yedisin kırkın iderdük tamâm Yer yarılıp içine girmek: Pek çok utanmak, o anda kimsenin kendisini görmemesini istemek. Yir yarılaydı girer idi yire Yerden göğe kadar: Pek çok, anlatılmayacak kadar çok. Hâsılı yerden göğeden fakı var Yere bakan yürek yakan: Sessiz ve yumuşak huylu göründüğü halde sinsice dolap çevirip kötülükler yapan. Yere bakar encüm-i gaddâr-veş Yola getirmek: Kötü ve yanlış yolda olan birisinin durumunu düzeltmek. Çekdi getürdi yola sığmazları Yoluna can vermek: Bir kişinin uğrunda ölmek (M.K.). Yoluna cân vireni unutmasun Yolunu bağlamak (kesmek): Bir kişinin/şeyin ilerlemesini engellemek (M.K.). Bağladı nâgeh yolunı ol sehâb Yüreğinin yağını erimek: Korkulacak bir meydana gelecek diye kaygı çekmek. Yüreği yağın eridüb oldı dâğ Yüzü kara olmak: Utanılacak bir durumu olan. Âkıbet oldı yine yüzi kara Zerre kadar: Hiç mi hiç. Zerre kadar cânda komaz illeti
SONUÇ: 17. yüzyıl Divan edebiyatı şairlerinden Nev’izâde Atâî’nin Nefhatü’l-Ezhâr adlı mesnevisinde yer alan deyimler üzerinde yaptığımız bu çalışmanın, dil bakımından Arapça ve Farsça’nın etkisi altında olan Türkçe’nin o dönemki dil özelliklerini göstermesi bakımından önemli olduğunu düşünüyoruz. Konu bakımından zaman zaman yerli ve milli konuların işlendiği bu yüzyılda, Türkçe’ye özgü dil özelliklerinin de şiirde ağırlığını göstermeye başlaması ve halk ağzında kullanılan kelime ve deyimlerin şiirde geniş ölçüde yer bulmasıyla, Divan edebiyatında yerli ve milli bir hava da meydana gelmeye başlamıştır. Bu noktadan hareketle, Türk edebiyatında 19. yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkan Milli Edebiyat cereyanlarının temelinin de, aslında yüzyıllar önce yaşayan Edirneli Nazmi, Tatavlalı Mahremî, Aydınlı Visalî, Bosnalı Alaaddin Sabit, Nev’izâde Ataî gibi şiirlerinde milli ve yerli unsurlara önem veren şairlere dayandığı söylenebilir.
[1] AKSAN DOĞAN, Türkçe’nin Gücü, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1990, s.83. [2] Bakınız: Turgut KARACAN, Bosnalı Alaaddin Sabit Divanı, Pasifik Yayınları, Samsun 1998. [3] Nefhatü’l-Ezhâr mesnevisinin metni için şu kaynaktan faydalandık: KUZUBAŞ Muhammet, Nefhatü’l-Ezhâr Mesnevisi, Deniz Kültür Yayınları, Samsun 2005. [4] Deyimlerin bazıları deyimler sözlüklerinde yoktur. Bu tür deyimlerin günümüzdeki anlamlarını vererek M.K. (Muhammet KUZUBAŞ) biçiminde belirtik. Deyimler sözlüklerinde olan deyimlerin bugünkü karşılıkları ve anlamlarıyla ilgili olarak şu kaynaklardan faydalandık: a) AKSOY Ömer Asım, Deyimler Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1995. b) GÖLPINARLI Abdülbaki, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1977. c) ÇOTUKSÖKEN Yusuf, Türkçe Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Toroslu Kitaplığı Yayınları, İstanbul 2004. NOT: Makalenin kaynak gösterilmeden herhangi bir şekilde başka bir yerde yayınlanması telif ilkeleri çerçevesinde yasaktır. |